“Tarihin Sonu” Geldi mi?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

“Tarihin Sonu” Geldi mi?

Mesaj  Red_Rose Bir Ptsi Mart 03, 2008 10:54 pm

Tarih-sonrası bir çağda yaşıyor olduğumuz, bildiğimiz anlamda tarihin sonunun geldiği kanısı son yıllarda tekrar tekrar ifade edilmiştir.(1) Açıktır ki, bununla kastedilen, zamanın bundan böyle olduğu gibi duracağı değil, fakat tarihe tutarlılık ve anlam veren bir büyük anlatının artık mümkün olmadığıdır. Tevrat çağından bu yana Yahudi-Hıristiyan inancının merkezinde yer alan, tarihin öte dünyaya yönelik bir amaca ve yöne sahip olduğu düşüncesi sorgulanmaktadır. Aydınlanma bu inancı laikleştirdi ve tarihin sonunu insani tarih sürecinin kendisine yerleştirdi. Modern Batı uygarlığını, en üst nokta ve insani özgürlüğün ve kültürün güvence altına alınacağı arzu edilir bir toplumsal düzenin yaklaşan başarısı olarak yüceltti. En son olarak, Francis Fukuyama bu iyimser inancı yeniden dile getirdi.



19. yüzyıl, tarihsel gelişmenin iyicilliğine olan güvenin en üst noktasını oluşturuyordu, ama ayni zamanda modern kültürün niteliğine ilişkin derin bir güvensizliğin başlangıcına da işaret ediyordu. İlk eleştiri, 19. yüzyıl uygarlığının onca yüksek değer biçtiği bilimsel akılcılık, teknik ilerleme ve insan hakları kavramlarının ta kendisiyle ilgili huzursuzluk duyanlardan geldi. Bu eleştiri, yalnız modern çağ öncesi, sanayi-öncesi bir dünyaya özlem duyan düşünürlere değil, fakat aynı zamanda onun ötesine geçmek isteyenlere de yönelmişti. Genellikle antidemokratik nitelikteki bu eleştiri, Aydınlanma’nın kadınları ve erkekleri binlerce yıllık boyun eğmeden, yoksunluktan ve şiddetten özgürleştirecek olan bir dünya vizyonunun aleyhindeydi. Kierkegaard, Nietzsche, Burckhardt, Dostoyevski ve Baudelaire’i rahatsız eden, Aleksandr Herzen gibi başka düşünürleri de tedirgin etmiş olan, modern Avrupa dünyasındaki içkin şiddet ve adaletsizlikten çok, kitleselleştirme ve ona eşlik eden kahramanlığın yıkılışı sürecinde, değerlerin bayağılaştırılması yüzünden hissettikleriydi.



Kierkegaard, 1848 devrimlerinin arifesinde, modern insanın kahramanca şiddet yeteneğini yitirişine ağlayıp acınıyordu. Görünüşe bakılırsa, modası geçmiş seçkinler, yerlerini kültürel olarak yaratıcı yeni seçkinlere bırakamadan, 19. yüzyıl iş dünyasını yaratmış olan siyasal ve toplumsal dönüşüm süreci içinde bertaraf edilmişlerdi. Sürekli genişleyen bir düşünürler kesimi tarafından, bilim ve teknoloji, yaşama anlam kazandırmış olan mit ve şiir unsurlarını tahrip eden ve şimdi insanı bir hiçlik ve varoluşun saçmalığı ile yüz yüze getiren bir rasyonalizasyon süreci olarak görülmekteydi.



Modern uygarlıkla ilgili bu kötümserlikten yola çıkan tarihsel düşünce, iki karşıt yöne girecekti: 4Bir tanesi bilinçli olarak seçkinci ve antidemokratikti; Ernst Jünger ve Carl Schmitt gibi daha sonraki temsilcileri, bir teknolojik savaş ve şiddet dünyasında ulusal bir cemaatin ( Volksgemeinschaft) canlandırılması hayalini kurdular. 4İkinci bir yön de, 1945’ten sonra ortaya çıkan, bu seçkinci tutumu kesinlikle reddeden, fakat kendi kapitalizm eleştirilerinde seçkinci yaklaşımın bilim ve teknolojiye yönelik eleştirilerinden birçoğunu benimseyen düşünürleri, modern bilim ve teknolojiyi insancıl bir dünyanın yıkım araçları olarak gören düşünürleri içeriyordu.



Bu süreç içinde, modern tarih kavrayışı açısından merkezi nitelikteki çeşitli düşünceler gözden düşecekti. 18. yüzyılda ortaya çıkan ve 19. yüzyılda egemen hale gelen tarih anlayışı, çeşitli varsayımlara dayanıyordu.



4Bunlardan biri, tarihsel gelişmenin sürekli bir anlatısına olanak tanıyan tek bir tarih, die Geschichte bulunduğuydu. 1824’te Ranke, aslına bakılırsa tek bir büyük anlatıyı, yani 16. yüzyılın dönümünde modern devlet sisteminin doğuşu çizgisini izlemesine karşın, hâlâ ilk yapıtına Histories of the Latin and Germanic Peoples (Latin ve Cermen Halkların Tarihi) adını verebiliyordu.



4Bir başka düşünce, anlatıda merkezi bir yer tutan, başta devlet olmak üzere belirli kilit kurumların var olduğuydu. J. G. Droysen böylelikle bir “tarih” (die Geschichte) ile “tutanaklar” (Gesch ayrımını yapabildi; bu ikincisi, gündelik yaşamdan ve tarihin büyük akışıyla ilgisiz olarak görülen birçok olay ve insandan oluşuyordu.



4Son olarak, daha önce değindiğimiz gibi, Hegel, Ranke, Comte, Marx ve daha pek çokları tarafindan ifade edilen, gerçek anlamda tarihsel olan tek bir kültür ve toplum, yani Batı kültürü ve toplumu bulunduğuna yönelik sağlam inanç vardı.



Bu kavramların her üçü de 20. yüzyılın eleştirilerine yenik düştü. Tarihin birliği düşüncesine, 20. yüzyılın görece erken yıllarında, “yüksek kültürler”in karşılaştırmalı bir tarihini yazmak isteyen Oswald Spengler, S. Arnold Toynbee ve diğerleri tarafından meydan okundu. Ne ki, “uygar” ve “ilkel” halklar arasındaki bu ayrım, kültürel antropologlar tarafından “Tarihsiz Halklar” imgesiyle birlikte reddedildi. Tarihçiler tarafından göz ardı edilmiş olan geniş halk kesimleri de giderek tarihte bir yer talep etmeye başladılar. Dolayısıyla tarihin odağı yalnız iktidar merkezlerini değil, aynı zamanda mikro-tarih ile birçok tarihler kavramını doğuracak şekilde, toplumun “marjinler”ini de içermek üzere genişletildi. Bununla birlikte, tarihe yönünü veren bir büyük anlatı bulmanın artık olanaksız olduğunun kabulü, çok sık olarak esef edildiği gibi, tarihin bütün anlamını yitirdiği anlamına gelmemektedir. Tarih, grupların ve kişilerin kimliklerini belirlediği güçlü bir araç olmaya devam ediyor. Tek bir anlamlı sürecin yerini, şimdi birçok farklı grupların varoluşsal deneyimlerine temas eden bir anlatılar çokluğu alıyor.

devam edecek

Red_Rose

Mesaj Sayısı : 25
Kayıt tarihi : 03/03/08

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz